SÖYLEŞİLER
SÖYLEŞİLER
avatar
15 Haziran, 2021
127 gösterim

ŞAİR YASİN MORTAŞ İLE ŞİİR VE FOTOĞRAF ÜZERİNE / KONUŞTURAN: RECEP ŞEN

 

 

YASİN MORTAŞ İLE ŞİİR VE FOTOĞRAF ÜZERİNE

                                                                                                       Konuşturan: Recep ŞEN

 

Yasin ağabey, Gergef Edebiyat Dergisi okurları için kısaca kendinizi tanıtır mısınız? Fotoğraf ve şiir yolculuğunuz nasıl başladı? İlk kıvılcım neydi?

Varoluşun sancılı rüzgârı içinde şiirler ayıklayan, ayıkladığı şiirler içindeki kelimelerin tozlarını silkeleyen, tozlarını silkeledikten sonra da harflere aşk dilini öğretmeye çalışan bir hüzün terbiyecisi belki de.

Çocukluktan sıyrılıp, ne oluyor bu dünyada sorusunu kendine sorduktan sonra, kelimelere hayat kumaşından ve sezgiyle biçilmiş şiir elbiseleri giydirmeye çalışan birisi. Ki o birisi ilkokula dahi başlamamışken, Anadolu’nun ıssız Binboğa yaylalarında kuzuların boynundaki çıngırakları ritim alıp, o ritmin aralarına sıkıştırdığı küçük mısralarla başlar şiir kıvılcımı. Güneş batarken çok hayal ejderhaları büyüttüm o kuytu yayla korkularıyla, kokularıyla. Belki de o zaman, o kuytuluklara yağmur alan şiir evleri kurdum. Korkular büyüdükçe bir şeyler söyleyerek küçülttüm o ejderhaları şiir odalarımda. Sonraları büyüdükçe devam etti odaları saran ateş. Dünyanın ejderhalarına karşı şiir ateşleri topluyorum şimdi o pişiren değil yakan ateşi söndürebilmek için.

O kıvılcımı hayalimle büyüttüğüm ejderhalar mı bıraktı içimdeki çıraya... Belki de. Ya da uzun kış gecelerinde, televizyonların evlerimizi işgal etmediği zamanlarda dedemin sabahlara kadar süren hikâyesindeki periler mi fısıldadı şiirin sırlı sesini. Bunlar çıngılar ve fakat bunların ötesindeki şey yaratılış mayasındaki çerağ tabii ki.

Fotoğraf daha sonraki yıllarda, o kıvılcımla harlanan yükü ağır şiir ateşini bastırmak içindi. Fotoğraf bir nevi yakıp kavuran o şiir korunu biraz küllendirebilmek içindi. Kısacası fotoğraf ruhtaki yangını biraz soğutma çalışmaları. Çünkü o sizi doğaya götürüyor ama sizin dediğinizi yapan bir olgu. Ama şiir öyle mi? İçteki bitimsiz korlu yürüyüştür o.

Sizin çektiğiniz fotoğrafları tefekkür ve tezekkürle takip ediyoruz. Doğadaki küçücük dünyaları fotoğraflıyorsunuz. Bizim dışımızda bir âlem var ve bu âlemi gözlerimizin önüne seriyorsunuz adeta. Peki, fotoğrafladığınız o küçük dünyalar lisan-ı hâl ile bize ne söylemek istiyor? Sizin fotoğraflarınızı nasıl okumalıyız?

Teşekkür ederim. O pencerenizden tefekkür ve tezekkür duygularıyla baktırabilmek ne güzel. Ayrıntı sanatın mayasıdır. Zerreyi aramazsanız aslı bulamazsınız. Ayrıntının içindeki dünyanın tenhasına inmek varlığımıza iyi olma, güzele varma yankıları çoğalttırıyor. O yankıyı ruhta sentezleyip tene sürmek güzel olmalı. Ki o yankıyı da hayata duyurmak gerekli.

Doğa insanoğluna bahşedilmiş derin bir bilge. O bilgenin gözlerinin içine bakıp varoluş derinliğini hissetmek, iç kulağınıza onun ne fısıldadığını duyabilmek, ya da sessizliğin içindeki sesi... O bilgeyi biraz okumaya başladığınız zaman daha da yaklaşıyorsunuz kâinatı yaratana. İçinizde o sonsuz yaratılışın denizi dalgalandıkça gözlerinizden kıyılara vuran dalgalar sizi hep diri tutuyor. Uçsuz bucaksız şu yeryüzünde üzerine basıp geçtiğimiz bir objeyi objektiflerle büyütüp onun konuştuğu dili tercüme etmeye çalışmak ne güzel. Evet, baktığınızda göremediğiniz şeyleri yansıtmaya çalışıyorum objektiflere; buna da makro deniliyor, yani küçük objeleri büyütmeye çalışmak. Daha iyi okunabilmesi için önce iç büyütece ve daha sonra da dış büyütece tutarak yapıyorsunuz bunu. Bunu yaparken de şiir heybenize konuşan imajlar dolduruyorsunuz. Altını çizerek sayfalarını çeviriyorsunuz yeryüzünün. Bu da aynı zamanda bir niyaz değil midir?

Fotoğrafçılığa meraklı genç arkadaşlarımıza neler tavsiye edersiniz, nereden ve nasıl başlamalılar? Bu işin sırrı, püf noktası nedir?

Doğanın dilini ruh kulağıyla dinlesinler ve sabrı kuşansınlar. Eğer içimizde sanata açık pencereler varsa siz o sırlı vadilere açılırsınız ve o pencerelerden sarkan duygularınız elinizdeki makinanızın odalarını dolduracaktır zaten. Biliyorsunuz şiir yazmanın en iyi okulu iyi şiir kitabıdır; fotoğrafınki de bol bol iyi fotoğraflar çözümlemek.

Fotoğrafı önce ruhla çekip sonra da deklanşöre basmak gerekir. Fotoğrafı çeken makine değil ruhtur. Makine, sizin içinize kopyaladığınız güzelliği kâğıtlara yapıştırır. Fotoğrafın kelimeleri ışıktır, iyi bir fotoğraf yazabilmek için ışığı iyi yontmak gerek. Uçsuzluğa bakarken görmek ve gördüğünüzde de oradan bir anı fotoğrafı değil içe sanat çığlıklarıyla haykıran, ruha estetik anlamlar yükleyen, kimsenin bakmadığı açıyı yakalayıp hayret uyandıran ve güzelliğin içindeki güzelliği yakalamanın derin açılarını yakalamaya çalışmak iyi bir fotoğrafçı ve fotoğraf olmaya adaydır.

Kaleminizle olduğu gibi fotoğraf makinenizle de şiirler yazıyorsunuz. Buradan hareketle şiir fotoğraf ilişkisi hakkında neler söylemek istersiniz?

Hepsi de bulut. Bulutun yoğunluğuna göre iner yağışlar; kar, yağmur ya da dolu olarak. Sanatlar birbirini tamamlayan bulutlar. Şiiri ışıklı kelimelerle, fotoğrafı da ışık izleriyle yazarsınız. İçinde bulunduğunuz kültürün derinliğiyle, imajlarla, konuşma dilinden uzak bir dille, kendi iç ritmiyle, metaforlarla, ruhta hüzünle demlenen duyguların ruhtan kalbe iletilmesiyle... O duyguları, kalbin iç odalarında mayalayıp kalemin ucuna vermesiyle oluşan şiir, soyut doğumunu yapmıştır ve karşıdaki muhatabına damıtılmış aşklar söyler. Fotoğrafta da bu söylediklerimizi deklanşöre dokunarak yapıyoruz. Bir anlamda deklanşör fotoğraf sanatının kalemidir. Bir de şiirin kelime tasarrufuyla etkisini güçlendirmek gerekirken fotoğrafta da anı fotoğraflarından uzak, bakıp görmeyi esas alarak ılıtılmış ışıklarla çekmek gerekiyor. Her ikisinde de ve diğer sanatlarda da hayretle bakmak ve o hayreti kalem ya da objektifle vakte iz bırakmak gerekiyor. İçe ışıklar serpmeyen şiir ve fotoğraf anılarda kalsın.

Fotoğraftan şiire doğru gitmek istiyorum aslında. Medeniyet dünyamızda inşâ edici bir unsur olarak şiirin ve dolayısıyla şairin rolü nedir?

Sanat, toprağın yumuşak damarlarından, sütunları güneşle pişirilmiş, insandan insana uzanan bir köprü. İnsan-aşk o köprüde kaynaştıktan sonra karşıya geçer ve asıl olana varır. Şair, çağından şiir gemileri inşa edip, bulunduğu vaktin tutanaklarını o gemiye yükler. Bitimsiz ufka açıldığında da geminin su almaması için yüreğindeki aşktan, şiirden duruluklarla çarpışır rüzgârla, dalgalarla.

O, kötüyü iyileştirmek için kaleminden yonttuğu güzeli serper zamanının içine, bunu yaparken de kelimelerin en naif uçlarından tutup insanlığın ruhuna dar gelmeyen elbiseler biçip, dikip, giydirir. İşte o zaman yaşadığı çağa bir nefes aldırır, içindeki bitimsiz iyi mayasını toplumla paylaşarak güzel olana yoğrulur. Şair toplum içindeki fırtınaları kalbinde göğüsler, göğüslediği o fırtınayı ruhuyla süzer-durultur ve topluma estetik bir esin olarak sunar. Tarih, şairlerin medeniyetlere sunduğu mütebessim çağırmalar ve yönlendirmelerle doludur ve devam etmelidir de. Bir anne ya da çocuğun sızısını bulunduğu dünyaya duyuramıyorsa şiiriyle beraber sorgulanmalıdır şair. Şair, tanıklığını yapıp güzelliğe çağıran olmalı ki medeniyetin iç mimarı olduğunu göstersin. Eğer çığlıkları duymuyor ve duyuramıyorsa şair adıyla anılır, şiir yazmasa daha iyi. Çığlıkların, acıların en zirvesine talip olmalı şair ki çağının kaynama noktasını hissettirebilsin dünyaya. Evet, şairin kanatlarıdır şiir; o, özgürlüğün kanatlarıdır. Ki konmak için ateşli dallar da olsa konmalı. Kanatlarında taşıdığı esinlik harfleriyle karanlığı öteleyip serin gölgeler sunmalı insanlığa. Bir anlamda da var oluşun o derin rahatsızlığını hatırlatarak iç aynasına yansıyan duygu bilgeliğini dışa yansıtmalı. Şair-şiir aynı zamanda üzerinde durduğu vaktin geri kalan saatini duygusuyla ayarlayan, her saniyesiyle yürüyen bir ritmi olmalı ki içinde bulunduğu dünyanın pas tutan aşk vaktine hazırlıklı olsun.

Sevgili ağabey, siz şiirin başkenti Kahramanmaraş’ta doğduğunuz ve yaşadınız. O çevrede birçok usta şair ile bir arada olma, sohbet etme, feyz alma imkânı buldunuz. Bu anlamda, Allah kendisine gani gani rahmet eylesin, Türk Şiirinin Beyaz Kartal’ı, Dede Korkut’u Bahaettin Karakoç ustayla çok yakın ilişkileriniz, dostluğunuz olduğunu biliyoruz. Tarihe kayıt düşmek adına büyük ustayla ilk defa burada paylaşacağınız bir hatıranızı rica etsek, bizi kırmazsınız herhalde…

Allah makamını âli etsin inşaallah. Dede Korkut’um, Beyaz Kartal’ım çok güzel bir insandı. Ne zaman uzun bir yola çıksam yalnızlıkla gidiyorum, çünkü 30 yıl hep beraber çıkar ve beraber çalardık şehirlerin kapılarını. Hâlâ “Oğlum Yasin neredesin?” nidaları içimde yankılanıyor. Hatırası çok. Bir şiir etkinliğinden dönüyorduk. Erzurum’dan İstanbul’a, oradan da rötarlı olarak Maraş’a uçacaktık... İstanbul’a havalandık, bir süre sonra öyle bir türbülansa girdik ki, uçak sanki sürülmüş bir tarla üzerinde gidiyordu. İnsanlar tedirgin ve korku içinde; gök boşluğunda dualar, yakarışlar… Karakoç’un elinde kâğıt kalem, döndüğü şehrin şiirini yazıyor. O, nerede olursa olsun şiiri hiç ikinci plana bırakmadı. Ya bir otel odasında, ya arabanın içinde ya da dağlara çıktığında. İlhamın gelmesini beklemez, onu çağırır ve yazardı. Dudağında her zaman şiir yazarken oluşturduğu bir kuş kıpırtısı vardı... Türbülans 3-4 dakika sürdü ve duruldu her şey. Uçak piste indiği an pilota bir alkış bir alkış. Bu arada Karakoç yazdığı şiiri çantasına bırakıp, “Oğlum Yasin, pilot bir kartal gibi kondu piste, uçağın pilotuna teşekkür edeceğim.” dedi. Hocam olur mu dediysem de o cevval ve celâlli tavrıyla hostesi çağırdı ve “Kızım ben kaptan pilotla görüşmek istiyorum.” dedi. Emir kipiyle, biraz da azarlar gibi. Hostes biraz şaşkın, biraz da anlam vermek istercesine ön tarafa doğru gitti. Bütün yolcular indi, sadece ikimiz kaldık. Karakoç dediğin yapmalıydı. Her zaman bir başarının karşılığını vermeden edemezdi. Biraz sonra “Buyurun efendim.” dedi bayan kaptan pilot. Karakoç: “Kızım, ben yıllardan beri uçağa binerim amma senin gibi piste kartal misali inenini hiç görmedim, teşekkür ederim.” dedi. Pilot da o kadar mutlu oldu ki şairin bu güzel iltifatına. Adresini ver sana kitaplarımdan göndereceğim, dedi. Kitaplarını daha sonra gönderdi. O aşkı, vatan sevgisini, bayrağını, örfünü, geleneklerini, kültürünü, verdiği sözü, tanıştığı kişinin adını ve not alamadığı şiirinin ilk mısrasını, vefayı, mertliği hiç unutmadı.

Her şairin kendi kurduğu bir şiir dünyası var ve şiirlerinde de kendine has bir tınısı var. Tabii ki şiir gelen, söylenen, gönle doğan bir güzellik. Bu anlamda Yasin Mortaş şiirlerini nasıl söyler, kâğıda nasıl döker? Kelimelerini nasıl seçer?

Şair mi;

-Aşka aşina bir bulut, aşkı buğulu tutmak için durmaksızın yağar iç evrenine.

-Duyguyu yürek süzgecinden geçirir ve metafizik bir boyutla giydirmeye çalışır kelimeleri.

-Şiir yüzlü kelimeleri edeplice yontar kâğıtlara.

- İçi hep tenhadır, tenhalık en bilge meydanıdır onun.

- Şiirden sessizliğe damar damar söz sesleri verir.

- Taş çatlatan sezgi sızısıyla dolaşır; sızı, sezgisinin ısıtıcısıdır bir anlamda.

- Asası kelimelerdir, ağır aksak yeryüzüne mısralarla dayanak vermeye çalışır.

- Hamdeder / şiir çınlaması dünyasında koşar koşar.

- Şair mi; yanak yanağadır hüzünle.

Yasin Mortaş; sakin, ortalıkta görülmeyi pek sevmeyen, mütevazı, adeta derviş gibi bir hayat yaşıyor. Bu bilinçli bir tercih tabii ki. Biz de bu sadeliği seviyoruz. İsterseniz buradan hareketle birazda edep ve edebiyat ilişkisini konuşalım ne dersiniz?

Ortalıkta fazla olmak edebiyatta bileylenmeyi köreltiyor. Hal üzerine olmak içinizin uzayında yeni gezegenler keşfetmenize gözler açıyor. Şairin yalnızlığı onun arkadaşı oluyor bazen. Sizin nazik pencerenizden mütevazı ve derviş görünmek ne güzel. Teşekkür ederim.

'Allah'ın ahlâkıyla ahlaklanınız'; bu ne dehşet bir çağrı. Bu çağrının dışında kalmak korkunç.

Edeple edebiyatın birlikteliği sürsün biteviye. Edeple söylenmeyen söz kor olarak dilde kalsın. Şairin yüzü göğe dönüktür ve mahcuptur. O; toprağa bakar, mütevazıdır. İkisi arasındaki o boşluğu da edep doldurur diye düşünüyorum. Edep, varoluşun yıldız sırıyla sırlanmış aynası. O aynaya bakmak içinizdeki inceliği gösterir. Bir yandan da kabalığın kara lekesini gösterir. Sizin o görünen kaba yanlarınızı silmek için yıldızlara çıkmanıza gerek yok, ruh içindeki yaratan tarafından bahşedilmiş hasletlerle silersiniz onu. Daha sonra billur yansımalar kalır içinizde, o da yankılandırır yeryüzünü. O güzel yankı edebin mayasıdır işte. İnsan-şair de o gelen yankıyı içinde çoğalttıkça kalbine siner; kalbe sinen o yankıdan kelimeler yontar ve şiirinde bir aksiseda olarak kalır. Belli bir zaman da oluşturduğu yankıyı verir karşıya. O da en seçkin dil, edebiyat dilidir.

Şiir bir anlamda nezaketli söyleşi. Söyleşirken insanın üzerine giydirilmiş değerlerin tanıklığını göstermeli şair. Kalemini, içinde terbiyelediği, belli bir estetik düzeye getirdiği mürekkeple doldurup öyle yürütmeli kelimeleri. Üslubunun içinde güzel huylu mısralar olmalı. Şair-Şiir edepsizse, teni-külü kalır geriye. Şiiri şuurla kaynaştırıp edip olmak gerekiyor. Şiir aşktır zaten, aşkın içinde güzellik, saygın olma hali, ahlâk vardır.

Gelenek ve şiir ilişkisine muhteva ve biçim olarak düşündüğümüzde nasıl bakıyorsunuz?

Gelecek, geçmişin izleriyle kaimdir. O kaimlik de geleceğe bırakılan miras. Şiirin-sanatın bıraktığı hatta taşın üzerine bıraktığı ayak izleri vardır. Bu bütün sanat dallarında da geçerlidir. Eğer şiir bırakılan izi takip edip önündeki yola devam etmezse-ettirmezseniz tekrar en başa dönmeniz gerekir. O zaman şiir- sanat medeniyetini ne zaman kaç asırda oluşturacaksınız? O izi bırakırsanız da sizden öncekilere saygısızlık etmiş olursunuz. Sanatçı o yaşadığı çağa bırakılan izi, çoğalttığı yeni şaşırtıcı imajlarla, dille ve duyulmamış seslerle önündeki çağa aktarır, haykırır ve kendi sentezini oluşturur, kendi sezgileriyle harmanlar bulunduğu çağı. Yoksa ne iz kalır ne de yol. Eğer siz şiir geminize size bırakılan değerleri yüklemezseniz karaya daha hızlı varırsınız ama büyük bir eksiklikle inersiniz. Bırakıp geldiğiniz karaya dönmeniz bir daha mümkün mü, dönerseniz de o değerleri bulmak mümkün mü? Bizden olmayana öykünmek de başka bir konu. Medeniyetimizin asil renkli mürekkebini doldurmalı kaleme.

Türk şiirinin dünü, bugünü ve yarını noktasında neler söylemek istersiniz? Geldiğimiz bu noktada iyimser olmalı mıyız?

Niçin iyimser olmayalım ki. Medeniyetimiz aynı zamanda yeryüzüne aynalar tutmuş bir şiir medeniyeti. O kadar şiir meşalesi yakmışız ki yüzyıllarca sönmemiş, hiçbir rüzgâr da kapatamamış kanatlarını. Şiirin hamuru insandadır. İnsan var oldukça şiir de o naif yolunda insanla beraber yürüyecektir.

Yasin Mortaş’la siz söyleşi yapıyor olsaydınız önce hangi soruyu sorardınız?

Yazdıklarınız O’na layık mı? Kul olarak mısralarınız sırat-ı müstakim üzerinde mi?

Acınızı niçin dindiremiyorsunuz? Bizde acı cennetten yeryüzüne kovulunca başladı.

Acı dinerse varoluş sancısını çekemezsiniz. Biz yeryüzüne acıyla gönderildik, acıyı tatlı yapabilmek için. Evet, çekmeliyiz çünkü Rabb’e vardığımızda ruhumuzdaki yeryüzü fazlalıkları silkelenmiş olmalı. Kul acıyla bileyleyip bıçağını, İsmail olmalı. Şairin acısı dinerse kalemi körelir. Acı, kalemler yontan bir varoluş sancısı. Hüzün şairin genlerine işlenmiştir, bu bilinçli bir tercih de değildir.

1997 yılında Kırağı şiir dizisinden Güvercin Vadisi Şiirleri kitabınız yayımlandı. Sizi takip eden şiir severler şiirden hiç kopmadığınızı ve sürekli yazdığınızı iyi biliyor. Uzun süre oldu, ikinci kitabınızı şiir severler ne zaman eline alabilir? Bu bağlamda hem fotoğraf hem de edebi alanda yeni çalışmalarınız, projeleriniz var mı? Kısacası bu aralar neler yapıyorsunuz?

Evet, Kırağı Dergisi, yüreğime eriyen şiir iklimi. Tek kitabım var Güvercin Vadisi Şiirleri. Onu da 1997 yılında Tayyib Atmaca’nın yoğun baskılarıyla çıkarmıştık. İyi ki de baskı yapmış. Şair diriliği üzerindeyken tekrara düşmeden yenileneni de yenileyerek yazmalı. Kitap çıkarmak kolaydır. Şiirden kopmak mümkün değil çünkü onunla mayalanmışsınız. Doludizgin yazmaya devam edilmeli, ediyorum. Şairin kalemi daima yontulmuş olmalı. Onlarca dosya var, biri şu anda Türk Edebiyat Vakfı yayınlarının tezgâhının üzerinde duruyor. Ne zaman çıkar bilmiyorum.

Sevgili ağabey bize değerli vaktinizi ayırdığınız için çok teşekkür ederiz. Son olarak şiirle hemhâl olan, yazmak isteyen genç arkadaşlarımıza neler söylemek istersiniz diyelim ve söyleşimizi noktalayalım.

Estağfirullah. Hasbihâl için ben teşekkür ederim. Yani ben ihtiyarladım, öyle mi? (Tebessümler.) Aşka pıtrak gibi tutunmak, doludizgin okumak, edep, metafizik bakış, sabır, sezgileriyle yürümek ve kültürüne sahiplilik genç kardeşlerimin bakmak için tuttuğu aynalar olmalı.

Edebi ve Ebedi muhabbetle.