HİKÂYELER
HİKÂYELER
avatar
15 Haziran, 2021
209 gösterim

KARAYALAK’IN KARA TAŞIYDIM BEN (Öykü) / Recep ŞEN

Karayalak’ın kara taşıydım ben! Fırtınalı zamanlarımda karlar, yağmurlar eksik olmadı üzerimden. Kar, yağmur, boran vurdukça her defasında buz kesildim. Öyle zamanlarım da oldu ki ağustos sıcaklarında yandım, kavruldum. Ah, ah deşmeyin derdimi!

Bilir misiniz nice insanlar geldi geçti bu Karayalak yaylasından? Hepsi de kara bağrımı çiğneyip yoluna devam etti. Hiçbirisi de eğilip bakmadı ayaklarının altında ne var diye. Oysa ben fark edilmeyi istedim hep. İstedim ama nafile… Fark eden olmadı ruhumun feryadını. Gelip geçenlere göre sıradan bir taştım işte, kapkara bir taş! Ben de sizler gibi bir hayat yaşıyor ve nefes alıyordum ama siz bunun farkında değildiniz. Benim de bir dilim vardı anlayabilene. Ah, ne kadar yalnızdım bir bilseniz! Beni de bir dinleyen, anlayan olur mu acep diyerek ağladığım karanlık gecelerin dili olsa da size anlatsa derdimi. Ne olur beni dinleyin, feryadımı duyun, derdime ortak olun diye az mı çırpındım durdum. Bir zaman sonra anladım ki, bu dünyada eşyaya bakıp da ondaki hakikati görenlerin sayısı çok azmış. Günler, geceler boyu bekledim. Hasretle yalvardım iyilere hizmet edeyim, onların binasında bir taş olayım diye.

Ben, Karayalak’ın çalı ve dikenlerle dolu yamaçlarında fark edilmeyi bekleyen, sinesi hüzne mekân olmuş kocaman kapkara bir taşım, kara taş! Sırrımı kara bağrımda saklamışım yıllarca. Sırrıma sırdaş aramışım. Kimseye derdimi açıp, içimi dökememişim. Bir yanım noksan, bir yanım yarım halde huzursuz ve rahatsız yaşamışım. Bir mimarın elinde tamamlanmayı beklemiş, kendimi ona adamışım. Bu diken ve çalılık yurdundan beni kurtarıp, kutlu ve maharetli ellerinde işleyecek mimara saklamış, ona hazırlamışım kendimi.

Siz, beni hep taş olarak bildiniz! Hatta aranızdaki katı kalplileri bana benzettiniz. Hep haksızlık ettiniz bana. Hiç anlamadınız beni. Oysa benim de bir kalbim, o minicik kalbimde besleyip büyüttüğüm bir sevdam vardı. Benim de bir lisanım vardı. Ne yazık ki siz bunu hiç anlayamadınız! Üzerime basıp geçtiniz öylesine. Bu taşların da dili var mıdır acep diye kaçınız merak etti? Kaçınız eğilip sesime kulak verdi? Oysa ben sizin ayak seslerinizi dinledim, yanık türkülerinize eşlik ettim, kiminizin de açılamadığı sırlarına şahit oldum. Kiminiz başını koynuma yasladı, kiminiz de gözyaşlarını döktü ağlayarak sineme. Ama siz hiç benim sinemdeki yangını fark edemediniz. Ne olacak işte, kapkara bir taştım ben sizin gözünüzde!

Ben hep fark edilmeyi bekledim bunca zamandır. Bendeki bu sertliği, kabalığı, hamlığı giderecek, benden bir şaheser çıkaracak mimarımı bekledim durdum yıllarca. İçimdeki hasrete, sevdaya dokunacak bir el bekledim sizin dünyanızdan. Sevdam; geçmişte Süleymaniye’nin, Selimiye’nin duvarlarında taş olma şerefine ermiş akranlarım gibi, bu asrın Mimar Sinan’ının yapısında ölümsüzleşmekti. O mimarın yapısında bir taş olabilmek ve bunun mutluluğu ile ebedi huzur içerisinde yaşamaktı. Ben hep bugünü bekledim. Hep bu hayalimin gerçekleşmesini diledim. Karayalak’ın başından çılgın Karadeniz’e doğru bakarak, beni şekillendirecek, bana ruh verecek o kutlu ve maharetli eli gözledim hep. Hasretle ve sabırla beni şu Karayalak’ın çalılıklarının, dikenlerinin arasından çıkarıp yapısında ölümsüzleştirecek mimarı bekledim durdum. İşte bana değecek o eli bekledim bunca zamandır; Karayalak’tan beni alıp hasretini duyduğum asli vatanıma kavuşturacak eli...

“Bekle, sabret!” dediler hep bana. “Beklemesini bilmek, sabretmesini bilmek gerek!” dediler. “Beklerken sabırla kemale ermek gerek!” dediler. “Vakti var, saati var!” dediler.

Sabırla beklerken bir gün şu gerçeğin farkına vardım: İçimizde besleyip büyüttüğümüz güzel duygular, niyetler ve fikirlerle hayatımızın bir anlamı var. Tomurcuk açma derdi olmayan şu karşıdaki ağacı görüyor musunuz? O, ağaç değil odundur aslında. Ne yaprağı var ne de meyvesi, ondan odun olur ancak! İnsanların iyiler ve kötüler diye sınıflandırılmasının temel sebebi de bu değil mi? Gönlünü Yüce Rabb’ine verenle, şeytana, dolayısıyla onun günümüz modernlik aldatmacasına kaptıranlar arasındaki fark da buradan gelmiyor mu? Bir bakıyorsunuz gönlünü ilahi aşka adamış o zarif yiğitler, içerisinde bulundukları zaman ve mekâna anlam katarken, diğer taraftaki gafil ve bedbaht güruh ise sürekli her şeyi tüketerek hoyratça harcıyor.

Ve o gün geldi! Bir bayram günüydü, Ramazan Bayramı… Bugün gibi hatırlıyorum o günü. Bütün tazeliğiyle hatıramda sakladığım o gün, benim hayatımın dönüm noktasıydı. Bilgelik ve muhabbet şehrinin zarif yiğitleriydi gelenler. Bana misafir olmuşlardı. Anlamıştım, benim için ayrılık günüydü bugün. Bugün benim mimarım buradaydı, büyük mimar, büyük usta! Beni fark edecek mimarım gelmişti ve o zarif yiğitlerin başında bir çadırın gölgesinde oturuyordu. Ne mutlu bana ki uzaktan da olsa onu görmüş ve sözlerini duymuştum! Ara sıra o derin nazarlarını benim bulunduğum tepeye çeviriyordu. O baktıkça ben huzur ve neşeyle doluyordum. Harflerle, kelimelerle tarif edilemeyecek bir neşe ve huzurdu bu! Ancak yaşanarak anlaşılabilecek bir hâldi benimkisi.

Ayrılık zor olacaktı bunca yıllık mekânımdan ama buna değerdi. Bu zarif yiğitlerin peşi sıra gitmeye değerdi. Onlarla yeni bir maceraya başlamaya değerdi doğrusu. Yemekler yenildi, fokur fokur kaynayan ve inceden inceye inleyen Kafkas semaveriyle çaylar içildi, yanık sesli yiğitler bağrımı dağlayan o güzel ezgilerini söylediler. Olgun buğday başakları gibiydi o yiğitlerin her biri. İçerisinde bulundukları iklimin tesirindendi belki de boyunlarını büküp oturmaları. Bir vav misali boyun bükerek dalıp gitmişlerdi başka âlemlere. Bense karşı tepeden onları izliyor, onlara eşlik ediyordum.

Yemek, çay ve sohbetin ardından çalışma vaktine gelmişti sıra. Benim bulunduğum yamaca yöneldiler. Önce etrafımdaki çalılık ve dikenlikten kurtardılar beni. Yıllardır mekânım olan kara topraktan ayırdılar bedenimi. Sonra beni bulunduğum tepeden aşağıdaki düzlüğe yuvarladılar elbirliği ederek. İlk yolculuğum böyle başlamıştı. Beni yuvarlarken mimarımın yüzündeki sevinci görmüştüm. Bir çocuk gibi neşeli ve sevinçliydi o gün. Sevincinden yerinde duramıyordu. Hoş geldin aramıza dedi. Uzun uzun baktı bana. Belki de geleceği seyrediyordu bende. Ruhum ve bedenim onun kontrolündeydi artık. Kendimi ona teslim etmiştim. Asıl vatanıma gitmenin sevinciyle doluydum. Beni bir kamyona koydular ve duvarında taş olmakla gurur duyduğum cami inşaatının bahçesine bıraktılar. Gel zaman, git zaman kendimi Eynesil Yeşil Cami’de, üzerinde ana kubbenin yükseldiği dört ana kemerden birinde buldum. Yeşil Cami öyle bir eserdi ki Beylikler dönemi, Selçuklu ve Osmanlı mimarisinden ilham alınarak yapılıyordu. Onları birebir kopya ve taklit etmeden ama onlardan mülhem olarak yeni bir şaheser ortaya çıkıyordu masmavi Karadeniz’in kıyısında ve ben bu şaheserin kubbesini tutan kemerde bir taş olma bahtiyarlığına eriyordum. Benim için ne büyük mutluluktu bu. Ben, fırtınaları eksik olmayan başı dumanlı Karayalak’ın kara taşıydım bir zamanlar. Şimdi ise bir mimarın yapısında taş olmuştum.

Kendisinden önce yapılmış tarihi eserlere göre birçok açıdan farklılık arz ediyordu, Eynesil Yeşil Cami. Onlarda olmayan birçok özelliklere sahipti. İşte bu özellikler sayesinde kendi tarzını oluşturmuştu, Eynesil Yeşil Cami. Bu arada bizi şekillendiren ustalarımızın da akademik anlamda hiçbir mimari ve mühendislik eğitimi almadığını belirteyim. Aşk, emek ve alın terinin mahsulüydü bu güzel eser.

Yeşil Cami’nin duvarları ince bir işçilikle işlenen kesme taşla yükseliyordu. Her biri benim gibi bir maceranın, bir hikâyenin içerisinden geliyordu bu taşlar. Mukarnaslar, kemer ayakları, aslan göğüslerindeki tromplar, kubbe hepsi kesme taştandı. Evet, yanlış duymadınız, kubbe de taştan. Hatta kubbedeki süslemeler bile farklı renkte taş kullanılarak yapılmıştı. Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki ilk kez yapılan bu sanatkârane uygulama mimari tarihimizdeki yerini almıştır. Taşlar oyularak, şekil verilerek o güzelim süslemeler ortaya çıkmıştır. Yani bizim camimizde kalem, fırça, boya, alçı, fayans, çini gibi malzemeler yerine benim gibi bağrı yanık farklı renkte taşlar tercih edildi ve taşlar konuşturuldu. Yani mimarımız sanatını bizim üzerimizde göstermeyi yeğledi. Bizimle uğraşmak, bizi şekillendirmek emek, zaman ve sabır ister. Bu zor iştir elbet. Büyük hayalleri olan, geniş ufku olanlar için bu zorluğu aşıp mükemmel bir eser ortaya koymak hiç de güç olmasa gerek.

Peki, bütün bunlar nasıl oluyor ve nasıl yapılıyordu? Bu çağda hiçbir akademik eğitim almadan Mimar Sinan tarzında orijinal bir eserin ortaya konulmuş olması öyle üzerinde düşünülmeden es geçilecek bir mevzu değildi. Peki, bu eserin mimarı ve ustaları bunu nasıl başardılar? Bence asıl üzerinde düşünülmesi gereken nokta budur. Biliyorum siz de merak ediyorsunuz benim gibi bu başarının sırrını. Ben de ipucu olarak size ancak şunu söyleyebilirim. Ustalarıma sorarsanız “Rehberimiz Mimar Sinan!” diyorlar hep. Siz iyisi mi bu merakınızı gidermek için buyurun misafirimiz olun; geniş iç mekân ve o muhteşem kubbe altında cami içerisindeki havayı teneffüs edin bence. Belki şifreyi o zaman çözebilirsiniz. Belki kulağınıza bir şeyler fısıldar bu güzel mabet. Duygu, estetik, muhabbet, asalet ve sadelikle dün, bugün ve geleceğin sentezini zevkle seyredebilirsiniz bu eserde. Bizim üzerimizdeki dekoratif taş işçiliğinin benzerlerini Selçuklu eserlerinde de görebilirsiniz. Çok hoş! Bazen ben de kendimi tanıyamıyorum. “Acaba bu ben miyim!” diye şüpheye düştüğüm zamanlar oluyor. Sahi bu görünen ben miyim sizce?

Cami içerisindeki tezyinat süs olsun diye değil, gereklilik arz ettiği için yapılmıştır. Müslüman Türk’ün ince ve zarif ruhu üzerimize adeta dantel gibi işlendi. Ustalarımız sadeliğe çok önem veriyorlar. Dışarıdan cami çok sadedir ama asıl güzellik iç mimaride saklıdır. İçten dışa doğru yansıyan bir güzelliktir bu. Ne varsa içte var, dış görünüşe aldanma! İç mekânın aydınlık ve ferahlığı sizi sarar. Tıpkı insanda olduğu gibi... İnsanın güzelliği de içinde saklı değil mi? Zaten bu eser de insanı anlatıyor. İnsan-ı kâmili tasvir ediyor bize aslında. Cami içerisindeki renkler, ölçüler, desenler, tüm detaylar uyum içinde ve her şey yerli yerinde. Uzaktan baktığınızda içerideki bu uyumu, deniz ve yeşillikle iç içe bir halde dışarıdan da görürsünüz.

Caminin mimarının zarafeti, mütevazılığı, merhameti, şefkati, sevgisi, ufku ve hayata bakışı benim gibi kara taşların üzerinde tecelli ederek ortaya bu güzel şaheser çıkmıştır. Her ne kadar bize ruh veren mimarımız, Eynesil ilçesine bağlı Ören Beldesi’nden Merhum Hacı Mustafa Eren Efendi (1926-1991) dâr-ı bekâya irtihal etmiş olsa da yetiştirdiği zarif yiğitler onun mirasına uygun şekilde bu eseri devam ettiriyorlar. Caminin asıl banisi, gönüllerin ve camilerin mimarının adı geçmez bu ve bundan önceki yaptığı eserlerin hiçbir yerinde. Hatta Yeşil Cami'nin hemen yanı başında bulunan kabrini ziyaret ettiğinizde kabir taşında adının yazmadığını görürsünüz. O, şan ve şöhretten uzak bir şekilde kendini böyle halk içinde gizlemeyi sever, görmek isteyenlere gösterirdi. Kendisini ilk Karayalak’ta tanıdığım benim mimarım, benim ustam böyleydi.

Zarif gönüllü yiğitlerin dünya gözüyle bir daha göremeyeceği o son mesut rüyanın aziz hatırasını saklar bu cami. Ve o aziz hatıradan yadigârdır bugünlere. Hep o rüyanın özlemi içerisindedir o zarif yiğitler. Bu güzel camiye her gelişlerinde onları uzaktan seyrederken yüzlerinden ve gözlerinden okuyabiliyorum bu özlemlerini. Yıllar geçse de onların içindeki özlem hiç bitmiyor. Bu caminin duvarlarındaki biz taşlar hep bu özlemle, fokur fokur kaynayan semaverin başında yudumlanan çaylarla, yanık ezgilerle duvarlardaki yerlerimize yerleştirildik. Çünkü o zarif yiğitlerin asıl mimarlarını kaybetmelerinin üzerinden hasret dolu yıllar geçmişti. O zarif yiğitlerin gönüllerindeki ilahi tutkudur biz taşlarda tezahür eden zarafet ve camiye girdiğinizde sizi saran ılık samimiyet. Uzun zamandan beri hasret duyulan Müslüman Türk’ün kimliğinin tecellisi olacak dünya çapında büyük projelerin habercisidir Eynesil Yeşil Cami. Bu anlamda asil bir işe başlanmıştır ve inşallah tamamlandığında da bu vazife ifâ edilmiş olacaktır.

Bugün Mimar Sinan çizgisinin yakalandığı bu eserde biz taşlar aşk ile dile gelerek İslam’ın yüceliğini haykırıyoruz dünyaya. Camiye girdiğinizde sizi saran huşu ve huzurla biz taşların da ruhu olduğunu hisseder ve bu mabette size farklı bir lisanla hoş mesajlar sunulduğunu anlarsınız. Her aşkta olduğu gibi aşkla inşa edilen bu eserde de bir sır saklıdır ve bu sırrı da ancak ona vakıf olanlar, gönül gözü açık olanlar çözebilir.

Bana bu güzellik ve estetiği bahşeden zarif yiğitler, şimdi mesut ve bahtiyar olarak caminin ana kubbesini tutan kemerdeki yerimden sizleri izliyorum. Her şeyimi size borçluyum. Beni saf ve tertemiz hale getirip asil ruhunuzdaki muhabbet ve güzelliği işlediniz bağrıma. Evet dostlarım, bendeki gördüğünüz güzellik o zarif yiğitlerden… Ben neydim ki; Karayalak’ın kaba saba, kapkara taşı değil miydim bir zamanlar?

Recep ŞEN