DENEMELER
DENEMELER
avatar
22 Mart, 2021
64 gösterim

“KIYISIZ” BİR OKYANUS / Furkan DİLEKÇİ

Gözlem ve okumalarımızın zihnimizde anlamlandırılması ve hayal gücümüzle süslenerek kâğıtlara dökülmesidir öykü. Kimi zaman gerçek dünyadan, kimi zaman hayal dünyasından feyz alarak oluştururuz öyküyü. Muhakkak ki ruh tahlilleri de serpiştiririz cümlelerimizin arasına. Okuduğumuz öykünün içine mutlaka kendimizi de yerleştiririz. Kendi kendimize “Sanki beni anlatmış; bu, benim!” cümlelerini kurduran bir türdür öykü. Erhan Çamurcu’nun “Kıyısız” adlı kitabını da bu söylediklerimin hepsini doğrulayacak şekilde okudum.

Çamurcu; yüreğine dokunan Anadolu insanının hikâyesini, günümüzde eskimeye yüz tutmuş değerlerimizi, görmezden geldiğimiz toplumsal sorunları ve benzer temaları işlemiş “Kıyısız”da. Mesleği, yaşantısı ve yüreğinin güzelliğiyle çevremizdeki mümtaz insanlardan olan kıymetli bir kalem işçisidir Erhan Çamurcu. Hikâyeler bize yazarın; toplumsal duyarlılığını, ahlaki yapısını, milli ve manevi değerlere verdiği önemi işaret ediyor. Çamurcu’yu yüreğimize dokunan şiirleri, içinde savrulup kaybolduğumuz öyküleri ve denemeleriyle birçok dergide gördük. Aynı zamanda şair olan Çamurcu’nun öyküleri şiirsel bir dile de sahip. Hikâyelerde yer alan şiirsel betimlemeler okuyucuya estetik bir zevk de veriyor. Kimi zaman hüzünlendiren, kimi zaman güldüren, kimi zaman düşündüren yirmi sekiz öyküden oluşuyor kitap. Sade ve akıcı bir üsluba sahip olan hikâyeler okuyucuya içten bir etki bırakıyor. Anadolu insanının hüzünlü hikâyelerinden oluşan kitap, okuyucuya bu hüznü gayet açık bir dille sunuyor. Bu sunuş yazarın dil hâkimiyeti ile bağlantılı. Zengin bir kütüphaneye sahip olan yazarın, okuduğu kitaplardan edindiği bilgiler ve günlük hayatındaki üslubu hikâyelerdeki anlatımın içtenliğinin ve inandırıcılığının zeminini oluşturuyor. Anlamını bilmediğimiz kelimelerle okuyucuyu sıkmayan, kuru bir anlatımla da okuyucunun ilgisini kaybetmeyen hikâyelerin bir sayfasında mutlaka kendimizi buluyoruz.

Kitap ilk olarak “Kelebeğin Rüyası” ile başlıyor. Hikâyenin giriş kısmında verilen tarihler üzerinden pek çok insan için hiçbir şey ifade etmeyen bir takım olayların çeşitli nedenlerle önemli sayıldığı fikri üzerinden bizi uzun ve keyifli bir yolculuğa çıkarıyor Çamurcu. Kentleşme sürecinin betonlaşma olarak yaşandığı ve doğanın tahrip edilmesine karşın şehir kültürünün ve tarih bilincinin kaybolduğu vurgusunu yapıyor yazar. “Her altmış yetmiş yılda bir oyuncuların değiştiği; senaryonun, dekorun, kostümlerin ve acıların aynı kaldığı bir dramdır Anadolu!” diyor, “Manav Nurettin” hikâyesinde. Bu cümle, aşinası olduğumuz bir tablonun cümleye bürünmüş hali adeta. Acılarına iç çektiğimiz Anadolu insanının gerçeğiyle yüzleştiriyor bizi. Hikâyelerde çizilen insan portrelerini(devamındaki “hikâyeleriyle” kelimesinden dolayı bu kelimenin de “portreleriyle” olması gerekiyor zannımca) ve bu portrelerin acı hikâyeleriyle bir ünsiyet kuruyoruz. Manav Nurettin, Hele Şu Kış, Hacı Osman Efendi, Kucaktaki Yolcu isimli öykülerde bu ünsiyet bir aidiyete de yaklaşıyor. Aslında “biz” diye bir şey var bu hayatta. Biz kırık kalpliyiz, biz hüzünlü insanlarız, biz geçim insanıyız gibi “bizleri” net bir şekilde anlatan öyküler ile karşı karşıya kalıyoruz. Kimi zaman toplumsal bir soruna, kimi zaman insan psikolojisinin sınırlarını zorlayan hayat hikâyelerine temas ediyor hikâyeler. Unuttuğumuz değerleri ve gelenekleri bizlere hatırlatan hikâyeler ile kendimizi buluyoruz kitapta.

“Bozkırın her acıyı insan yüzündeki bir kırışığa gizlemek gibi bir huyu vardır.” diyor, “Hasan Neden Gelmedi” hikâyesinde. Erhan Çamurcu bu kırışığı; Anadolu’nun her bir köşesine sıkışmış dertleri ve dert sahiplerini, yitip giden manevi değerlerimizi, unuttuğumuz akrabalık bağlarını, İslam’ı, Kudüs’ü, Filistin halkını, çiftçiyi, esnafı, mesleğini, yetim çocukları, sokak hayvanlarını ve onlara sahip çıkan insanları anlattı( “anlattı” yükleminin zamanı uygun değil… “anlatıyor” şeklinde şimdiki zaman kullanılırsa daha uyumlu olur zannımca) bize.

İlk eseri olmasına rağmen zengin bir dil ve güçlü bir kurgu yeteneğine sahip olan yazar, verdiği mesajlarla ve çizdiği portrelerle içimizde önce hüzün sonra kuvvetli bir inanç oluşturuyor. “Dert dertten üstündür!” cümlesini hatırlatıyor bize Erhan Çamurcu. Kendimizce dert saydığımız basit şeylerin aslında pek de mühim olmadığını, çünkü hayatta daha büyük dertlerin olduğunu anlatıyor “Kıyısız”. Öykülerin arasına serpiştirdiği ayetler ve hadisler ile bize fıtratı hatırlatan “Kıyısız” aslında bizim gerçek hayatlarımızı kendine dert ediniyor. Bu anlamda güçlü bir mesajı var kitabın: “Sanma ki dert sadece sende var. Sendeki derdi nimet sayanlar da var.” (Mevlana)

Kitaba ismini veren öyküde ise bir öğretmenin trajedisini anlatıyor Erhan Çamurcu. Genç bir kızın; yaşadığı hayatı sorgulayan, insanların bu kıza nasıl baktığını eleştiren, bastırdığı öfkesini günlüğüne yazan genç bir kızın hayatındaki yerini anlatan bir öğretmen hikâyesi. Aynı zamanda Türk Dili ve Edebiyatı öğretmeni olan Erhan Çamurcu, eğitimci olmanın ne denli zor olduğunu da gösteriyor bize. Ayrıca kitapta öğretmenlikle ilgili birkaç hikâye daha yer alıyor. Kendi mesleğinden yola çıkarak yazdığı öykülerde ise farklı öğretmen portreleri çiziyor.

Post/modern dünyada “Kıyısız”lıkların anlatıldığı bir eser. Okurken kendimizi bulduğumuz, bazen hüzünle bitirdiğimiz, bazen düşündüğümüz, bazen ise unuttuğumuz değerleri hatırladığımız hikâyeler. Sade ve akıcı bir üsluba sahip olan eserde Anadolu insanın gerçeğini görüyoruz. Bize fıtratı hatırlatan, dünyaya ne için geldiğimizi ve nereye doğru gittiğimizi sorgulatan bir kitap “Kıyısız”.

Furkan DİLEKÇİ