DENEMELER
DENEMELER
avatar
06 Ocak, 2021
87 gösterim

ÖKSÜZ BİR YÜREĞİN TERENNÜMLERİ/ERHAN ÇAMURCU

Nurettin Durman, yaşı ve yaşadıkları itibariyle saygıyı ziyadesiyle hak etmiş bir yazar olmanın yanında, yazdıkları ve tanıklıklarıyla da “üstad” sıfatını yakıştırdığımız mümtaz bir yazı ehli. Şiirleri, ülkemizin ve Orta Doğu’nun yakın tarihine tutulmuş parlak bir ayna; gazete yazıları günceli yakından izleyen kıvrak bir zekâ olarak çıkıyor karşımıza. Yazılarındaki irfan yansımaları okuyucunun gönlünü ferahlatırken ikaz edici üslubu da Müslümanca bir duruş için silkelenmemize vesile oluyor. Son kitabı “Öksüz Çocuklar Galerisi” on altı yaşında bir öksüz olarak İstanbul’a gelen ve burada tutunmak için kitaplara ve dergilere sarılan yaralı ve hisli bir yüreğin terennümlerini sunuyor okuyucuya. İstanbul’a duyduğu hayranlığı da bu hisli yüreğin aksiyle ifade ediyor: “Şiirin başkenti, gönüllerin payitahtısın ey İstanbul. Güzellerin güzelisin. Âşıkların rüyasında sen varsın. Sende olmak, sende yaşamak, sende mehtaba çıkmak, Boğaz’ı temaşa etmek var. Tarihini düşünmek, ibret almak, ders çıkarmak var. Sende yaşamak, sende kemale ermek var hâsılı. Seni sevmemek mümkün mü?” Bu ifadelerden şairin İstanbul’a Osmanlı’nın bakiyesi, mübarek bir şehir gözüyle baktığını görebiliyoruz.
 
Yazmanın ilk şartı okumaktır zira bir kaynaktan beslenmeyen pınar hiçbir ovayı besleyemez, hiçbir bağrı serinletemez. Nurettin Durman yazıyla, daha doğrusu kitapla olan ilişkisinin başlangıcına dair güzel bir hikâye anlatıyor: Çalıştığı iş yerinde bir çocuğun elinde gördüğü kitabı kendisine vermesini rica ediyor ve kitabın Mevlana’nın “Divan-ı Kebir’i olduğunu görüyor. Böylesine güzel bir rastlantıyla yazıyla tanışan Durman, ardından dergilerin müdavimi olmuş. İlk şiirini 1964’te Sanat Dergisi’nde yayımlattıktan sonra pek çok dergide şiirleri yayımlanmış. Hatta 1990 yılında genel yayın yönetmenliğini Müştehir Karakaya’nın yaptığı Kardelen dergisinin yayın kurulunda yer almıştır. O günden sonra pek çok dergide şiirleri yayımlanıyor. Dergicilikle ilgili görüşlerini ise şu şekilde ifade ediyor Durman: “Bir defa dergi çıkardınız mı işiniz çok zor artık. Öyle her yere ürün gönderemezsiniz. Kimsenin nazını çekemezsiniz. Gönderdiğiniz bir ürün yayımlanmayınca kahrolur, günlerce huzurunuz kaçar; kolay kolay kendinize gelemezsiniz.” Bu sözleri söyledikten sonra ekliyor, “Düş Çınarı” hem dergisizlik özlemiyle hem de bir bakıma yarım kalmış bir işi tamamlamak için çıktı diyebilirim.”
 
Çeşitli programlar ya da arkadaş ziyaretleri vesilesiyle gezdiği şehirlere ve arkadaşlıklarına dair de anekdotlar paylaşıyor Durman. Bir dönemin edebiyat ortamını idrak edebilmenin şartlarından biri dönemin edebiyatçılarının anılarını okumaktır muhakkak. Bu anıları okurken şehirlerin değişmekte olan dokusunu ve arkadaşlıkları belirleyen unsurlardaki farklılaşmayı da görebiliyoruz. Bir ismin büyüklüğü, yanında yer aldığı isimlerin büyüklüğüyle ölçülebilir. Bu itibarla bakınca Nurettin Durman’ın anılarında bugün itibariyle muhtelif dergi, gazete, televizyon ve yayınevlerinde mühim yerlerde bulunan isimlerin yer alması onun yazarlığının ve insanî hassasiyetinin göstergesidir. Durman, Murat Güzel’den yaptığı bir alıntıda anıların insan hayatındaki ehemmiyetine dair şunları söylüyor: “Çok değil on sene, bir şehrin hayatında devede kulak kalan bir süre. Bir insanın hayatında ise hesap edilmesi zor hasarlara yol açabilecek kadar uzun. Zamanın zalimliği üstüne söz açmanın bir değeri artık olmayacak. Bunu biliyorum ve fotoğrafa bakarak susuyorum.” Anı yazıları, dile gelmiş birer fotoğraf karesidir. Zorlu dönemlerden geçmiş, üç ihtilal görmüş, toplumun acılarını dillendirmiş, irfan sahibi, hisli bir yüreğin anıları bir anlamda kendi büyük resmimizin dile gelmiş halidir.
 
Anıları arasında evinin bahçesindeki, iş yerinin karşısındaki ağaçlara; ön bahçedeki kedilere, arka balkondaki kumrulara ve evinin karşısındaki ilkokulun bahçesine de kayıtsız kalmıyor Durman. Bütün bu tabiat unsurlarını Allah’ın bir rahmeti olarak kabul edip onların hüznüne ortak olabilecek kadar naif bir yürek çıkıyor karşımıza. İş yerinin karşısındaki erik ağacını yanlış budayarak çiçek açamaz hale getiren komşusuna karşı,“Demek ki beceriksiz ellerin yaptığı fenalıklar herkese sirayet ediyor.” diyerek tabiatın dengesini korumak için insanın önce yaratılmışlara saygı duyması gerektiğini vurguluyor. İstanbul’a karın yağmadığı bir yıl şubat ayında, geçmiş kışları yâd ederken karın yağmayışını dahi ilahî bir mesaj olarak değerlendiriyor.
 
Dönemin hükümetlerinin aldığı kararları toplumsal yansımaları itibariyle ele alıp eleştirmekten geri durmuyor. Özellikle kapitalizm karşısında mahalle ve şehir tasavvurumuzun değişmesine tepki gösteriyor: “Bakkalımız yaşasın ki bir ekmek almak için süper marketlerin, capitollerin semtine gitmeye mecbur olmayalım (…) Yok, öyle değil; çeşidi az, yeri küçük olsun ama bakkal bizim olsun. Bakkalımız hep bakkal olarak kalsın. Bu işi yapacak birileri bulunsun her mahallede.” Bu ifadelerde bakkal, kadim kültürümüzün kapitalizme direnen temsilcisi olarak karşımıza çıkıyor. Bozulan şehir hayatı karşısında da kendini yabancı ve yalnız hissediyor: “Buradan çıkmalıyız. Evet, buradan çıkmalıyız. Bu yağmurlardan geçerek ne kadar sinmişse üzerimize ne kadar varsa üstümüzde kirimiz-kirlimiz orda bırakıp yeni baştan arındırarak içimizi-dışımızı buradan çıkmalıyız. Bu kirin pasın içinden çıkmalıyız; çıkmalıyız ki metropolün namusu kurtulsun. Çıkmalıyız ki sulara gark olsun. Bahçelerini tarumar ederek beton yığını haline getiren paragöz mimarların, açgözlü müteahhitlerin aklı başından gitsin. Beton ve demirleriyle, hafakanlarıyla ve korkularıyla kalakalsınlar baş başa. Ecinnilerle dans edip gulyabanilerle keyif çatsınlar.”
 
Denemelerinde edebiyatımızın Batılılaşma sürecinde mağlup bir tavır takınması sebebiyle Batı’dan devşirdiğimiz türlerde özgün eserler veremediğimizi belirtirken, divan edebiyatında bunun tam tersi galip bir tavrın sergilendiğini ve bu nedenle Türklerin divan edebiyatına damgasını vuran özgün ve yetkin eserler verdiğini vurguluyor.
 
Durman, yazı serüvenini şu sözlerle gerekçelendiriyor: “Bunları hep yazık olan bir coğrafyanın insanları olduğumuz için dert edinir oldum. Yani güzel güzel yaşamak varken bu kadar kanırtılmış bir hayattan ne umabiliriz ki geleceğe ulaştıracak. Bu kadar düşmanlıktan ne tür güzellikler bekleyebiliriz. Bunlardır insanın canını sıkan. Dünyasını dar eden bunlardır. Bu üç günlük dünyanın meşakkatleri bunlardır. Nefret etmeden yaşamak, sevgiyle bakmak etrafına; tebessümü eksik etmemek yüzlerimizden.
 
Pek çok sefer bir arkadaşının vefatını haber verirken, ölümü bir hakikat olarak kabul ettiğini ve ölümü çoktan kabullendiğini görüyoruz Durman’ın. Kitabın son yazısında, abisinin vefatını hayatın anlamsız telaşıyla karşılaştırarak anlatıyor ve esas istasyonun ölüm olduğunu gözlerimizin önüne seriyor.
 
Erhan ÇAMURCU