DENEMELER
DENEMELER
avatar
22 Mart, 2021
11 gösterim

ŞEYH GÂLİB VE BAHARA DAİR BİRKAÇ SÖZ / Mustafa Erhan AK

Zannetme ki şöyle böyle bir söz

Gel sen dahi söyle böyle bir söz

Şeyh Gâlib

Altı yüz yıllık köklü bir birikime sahip olan Divan edebiyatı, edebi geleneklerimiz arasında bünyesinde belirli kuralları, ayrı bir disiplini ve kendisine ait bir estetiği barındıran eşsiz bir hazinedir adeta. Osmanlı şiiri olarak da tabir edilen bu kadim dönemin, çok hızlı bir değişimin yaşandığı günümüzde yeterince anlaşılamıyor yahut anlaşılmaya çaba harcanmıyor oluşu, onunla ilgili birçok sorunu ve haksız eleştirileri de beraberinde getirmiştir. Özellikle Divan edebiyatı; toplumsal yaşamdan kopuk, Arap ve Fars edebiyatı taklidi, anlamca kapalı ve soyut bir edebiyat olarak algılanır olmuştur. Bu gibi olumsuz eleştirilere maruz kalan divan şiiri, en çok da kullanılan dil noktasında günümüz insanı tarafından anlaşılamadığı gerekçe gösterilerek sıkça eleştirilmiştir. Divan şiirini sevdiren adam olarak tanınan İskender Pala’nın, bu konuda güzel bir tespiti vardır. Dili anlaşılmaz denilerek görmezden geldiğimiz Divan edebiyatını anlayabilmek, onun dünyasına nüfuz edebilmek için bir insanın kelime hazinesine beş yüz tane kelime eklemesinin yeterli olacağından söz eder ünlü yazar. Batı dünyası, geçmişe ait eserlerini orijinal şeklinden okurken bizim nice sırlar barındıran bu eşsiz hazinemizi keşfetmeye çabalamak yerine ondan uzaklaşıp bir de eleştirmemiz ne kadar doğru tartışmaya açıktır. Söz Divan edebiyatına yönelik olumsuz eleştirilerden açılmışken onun toplumsal yaşamımızdan sanıldığı gibi uzak olmadığına, sosyal hayatta karşılaştığımız birçok durumun şairler tarafından gerek kaside gerek gazel gerekse diğer nazım şekillerinde çeşitli yollarla ele alındığını söylemek mümkündür. Bunun en basit örneği olarak bahar konusunun toplumda algılanışı, sosyal yaşama etkisi örnek verilebilir. Bu düşünceden hareketle Divan edebiyatında –özellikle Şeyh Gâlib’de- kısa da olsa bahar konusunun genelde ne şekilde ele alındığına değinmeden önce Şeyh Gâlib’i hatırlamanın yerinde olacağı düşüncesindeyiz. Zira adının geçtiği sohbeti fırsat bilmemizi şairin bizzat kendisi ister:

Gele bir devr ki bu Gâlib’i yâd eyleyeler

Fırsat-ı sohbeti ahbâb ganîmet bilsin

13.yüzyıldan 19.yüzyıla kadar varlığını muhafaza ederek estetik değeri oldukça yüksek, yüksek olduğu kadar da nadide birçok eser vücuda getiren Divan edebiyatı; farklı zamanlarda, çağdaşlarından farklı olmayı başarabilmiş nice sanatçılar yetiştirmiştir. Bu asırlık çınarın gölgesinde soluklanan ve kendi şiir iklimini oluşturan şairlerden biri de Mehmet Esad nam-ı diğer Şeyh Gâlib’dir. Kaynakların döneme damgasını vuran son büyük divan şairi olarak hemfikir olduğu Gâlib, divan şiirinde hakikaten orijinal olabilmeyi başarabilmiş müstesna bir isimdir. Henüz çocuk denecek yaşta gerek babasının Mevlevî oluşu gerekse Mevlevî kültürünün yaşandığı bir çevrede büyümesi, onun ileride Mevlevî tarikatına mensup mutasavvıf bir şair olarak yetişmesinde önemli rol oynayacaktır. Yine çocukluk yıllarında Mevlevî büyüklerinin sohbetlerinde bulunması, Mevlânâ'nın Dîvân-ı Kebîr'i ve Mesnevî'siyle meşgul olması, Mesnevî şerhlerini ve diğer tasavvufla ilgili kitapları okuyup incelemesi onun düşünce dünyasını şekillendiren yegâne unsurlardır.

Düzenli bir medrese eğitimi almadığı bilinen Şeyh Gâlib, devrin ileri gelenlerinden dersler almış, kendisini oldukça iyi yetiştirebilmiş bir şairdir. Dönemin tanınmış alimlerinden biri olan Hoca Neş’et, onun yeteneklerini erken fark etmiş, özellikle şiirlerini beğendiği şaire “Esad” mahlasını vermiştir fakat Şeyh Gâlib, ilk şiirlerinde bu mahlası kullansa da başkaları tarafından bu mahlasın kullanıldığını görmesi ve üstüne üstlük kötü şiir yazanların da bu mahlaslı oluşu, şairin bu mahlası terk etmesine ve “Gâlib” mahlasını tercih etmesine yol açacaktır. Gâlib’in bu mahlasta karar kılması, dönemin adetlerine ters olarak alttan alta bir gururlanmayı işaret etmesi noktasında birçok dedikoduyu da beraberinde getirecektir. Konu mahlastan açılmışken şu anekdotu da söylemekte fayda var ki dönemin tarih düşürmekte usta ismi olan Sürûrî, mahlasını değiştirdiği gerekçesiyle Gâlib’i şöyle eleştirecektir:

Bilmem ey menhûs adın Es’ad mıdır, Gâlib midir
Zâtını ta’rîf kıl kimsin kime mensûbsun
Gerçi dersin şâirâne ben tegallüb eyledim
Pîş-i erbâb-ı sühanda Gâlibâ mağlûbsun

Sürûrî tarafından yazılan bu hiciv İstanbul’da çok çabuk yayılır ve bu ifadeler Gâlib’i seven kişileri oldukça üzer fakat işin enteresan olan tarafı şudur ki sanat çevrelerinde Sürûrî’ye ait bu hiciv, oldukça gülünç karşılanır. Çünkü Gâlib’i mahlas değiştirmekle eleştiren Sürûrî de önceleri “Hüznî” mahlasını kullanmıştır. İşin daha da ilginç olan yanı Gâlib’den ziyade onu seven birisinin Sürûrî’ye cevap olarak yazdığı hicviyedir:

Mağrûrluğun olmada günden güne efzûn
Şâyeste idi mahlasın olsa idi Gurûrî
Gâlib görünen Es'ad'a menhûs diyorsun
Hüznî'yi unuttun mu ne yaptın a Sürûrî

Derin fikirler ve taze bir üslupla Sebk-i Hindi tarzında yazdığı şiirlerinde oldukça başarı gösteren Şeyh Gâlib, henüz yirmi dört yaşındayken bir divan tertip etmiş, ardından iki yıl sonra da şöhretini zirveye taşıyacak, alegorik bir mesnevi olan “Hüsn ü Aşk”ı kaleme almıştır. Edebiyatımızda hatırı sayılır bir yere sahip olan bu eserin yazılış hikâyesi de oldukça dikkat çekicidir. Şöhreti İstanbul ve çevresinde gittikçe yayılan ve sohbet meclislerinin aranan isimlerinden biri olan Şeyh Gâlib, bir mecliste sözün dönüp dolaşıp divan şairi Nâbî ve eseri Hayrâbâd’a gelmesi üzerine çok canı sıkılır ve söz konusu eserin bir de haddinden fazla övülerek: “Böyle bir mesnevi bir daha yazılamaz.” şeklinde bir sözün söylenmesi Gâlib’i daha da rahatsız eder. Meclistekilere durumu abarttıklarını söyledikten sonra etrafındakilerin “Peki, sen yazabilir misin böyle bir eser?” demeleri üzerine Şeyh Gâlib, daha güzelini yazabileceğini iddia eder ve altı ay gibi kısa bir süre içerisinde Nâbî’nin de eserini geride bırakacak olan “Hüsn ü Aşk”ı yazar. Şüphesiz ki bu eser, Gâlib’in sanat çevrelerince takdir edilmesine vesile olan önemli bir eserdir. O, bu eserini yazarken ilhamını Mevlânâ’dan ve onun 11 bir defa okuduğu Mesnevî’sinden aldığını belirtmiş ve bu eserinin Mesnevî’yle ilişkisini kuranlara şu cevabı vermekten geri durmamıştır:

Esrârını Mesnevî'den aldım

Çaldım veli mîrî mâlı çaldım

Yirmi sekiz yaşına geldiğinde Gâlib, çile doldurmak için Konya’ya gider fakat ailesinin isteği üzerine çilesini tamamlayamadan oradan ayrılır ve İstanbul’a gelir. Çilesini burada tamamladıktan sonra, kendisi gibi Mevlevî bir şair olan ve “İlhamî” mahlasıyla şiir yazan Sultan III.Selim ile samimi bir dostluk kurar. Zamanla padişahın takdirini kazanan ve ardından da onun arzusuyla Galata Mevlevihanesi’nin şeyhliğine getirilen Şeyh Gâlib’in devrin padişahıyla arası o kadar iyidir ki Sultan III. Selim’in, beyaz bir cilde sahip olan Şeyh Gâlib’i “Pamuk Şeyhim” diyerek sevdiği ve hatta sohbet sırasında dinlenme ihtiyacı hissederse dizine yattığı da rivayet edilir.

Geniş kültüre sahip bir şair olan ve çok erken denecek yaşta (42) vefat eden Şeyh Gâlib, yaşadığı yüzyılda çağdaşlarından ayrı bir şiir atmosferi kurmuş ve bu iklimde soluduğu havayı günümüze kadar ulaştırabilmiş özgün bir şairdir. Hayat ve sanat yaşamına değindiğimiz Şeyh Gâlib’in baharı algılayışına da kısaca değinmek yerinde olacaktır fakat öncesinde baharla ilgili ve Divan edebiyatında baharın ne şekilde ele alındığına bir bakalım. Aslında her mevsimin kendine has özellikleri ve güzellikleri mevcuttur fakat bu mevsimler içerisinde bahar, ayrı bir öneme sahiptir insan için. Söz konusu mevsim, geçmişten günümüze uzanan edebi birikimlerimiz içerisinde kendisine en fazla yer bulmuş mevsimlerden birisidir. Özellikle de divan şiirinde. Bunda da en önemli etken, söz konusu mevsimin gerek sosyal gerekse psikolojik yönden insan üzerinde bıraktığı etkidir. Bahar mevsiminde ağaçların yeşermesi; türlü türlü çiçeklerin açması; ırmakların, nehirlerin, akarsuların coşkuyla akmaya başlaması; toprağın yağmurlarla bereketlenmesi; zorlu kış şartlarından etkilenen, soğuk havalarda evlere kapanan insanların bahar aylarında dışarıya çıkıp sosyalleşmeye başlaması; adeta yeniden doğuş manasına gelen bu değişim karşısında insanın kendisini tazelenmiş hissetmesi gibi durumların hepsi baharın gelmesiyle gerçekleşir. Bu yönden bakıldığında bahar mevsimi için sıraladığımız bütün bu hususlar, doğal olarak divan şiirine de yansımış, toplumsal yaşamdan bağımsız olmayan divan şairlerinin de muhayyilesinde şekillenerek benzer metaforlarla şiirlerinde kendisine yer bulmuştur. Hatta kaside nazım şeklinin nesib bölümlerinde şairler, ölü tabiatın yeniden dirilişi olarak gördüğü baharı sıklıkla kendilerine konu edinmiş ve “bahariye” adı verilen şiir türünde de başlı başına bir konu olarak baharı ele almışlardır. Şairler, yalnızca bahariyelerde değil yazdıkları çeşitli gazellerde de kendi muhayyilesince, ortak imgelerden hareketle çeşitli söz sanatlarına da yer vererek bahar mevsimine şiirlerinde sıklıkla yer vermişlerdir. Bu durum Şeyh Gâlib’in beyitlerinde de göze çarpmaktadır:

Açıldı bâğçe-î reng ü bûda bâr-ı behâr

Pür etti gülşeni hep tuhfe-i diyâr-ı behar

Gâlib’in bu ifadesine dikkat edilecek olursa yukarıda bahsettiğimiz çoğu hususu çağrıştıran bir beyittir aslında. Baharla birlikte canlanan tabiatı bize anlatan Gâlib, baharın gelişiyle çiçeklerin açmasını, açan bu çiçeklerin bahçede bir renk cümbüşü oluşturduğunu, çiçekler aracılığıyla etrafa insanı mest eden güzel kokuların yayıldığını, ortaya çıkan bu manzaraya da baharın vesile olduğunu vurgular. Çünkü bahar gelince canlanan tabiatla birlikte işret meclislerinin yapılması, insanların eğlence yerlerine gitmeleri, sevgililerin ortaya çıkışı tamamiyle baharın sayesinde gerçekleşen durumlardır.

Veren bu sûret-i mevhûme revnak reng-i hüsnündür
Gülistân-ı hayâlim nevbâharım varsa sendendir

Bu beyitte ise Gâlib’in, özellikle aşıklar için ilkbaharın güzel duyguları uyandıran bir mevsim olduğunu, insanın canlanan doğayı görünce neşelendiğini ve bu durumun da gönlünde bir ferahlık hissi uyandırdığını vurguladığı söylenebilir. Ayrıca âşığın gönlüne ilkbahar gibi dolan hislerin hep sevgili vasıtasıyla olduğuna da dikkat çekmek istediğini söylemek yerinde olur.

Muntazır teşrîfine saf saf durur serv-i çemen

Vaktidir ey nev bahâr-ı işve bu gülzâra gel

Yolların bekler gül-i nesrîn ü ar’ar yâsemen

Vaktidir ey nev-bahâr-ı işve bu gülzâra gel

Gâlib’in bir şarkısında geçen bu ifadelerde de özellikle baharın gelmesiyle insanların kapalı mekanlardan dışarı çıktığı, eğlence ve sohbet meclislerinde bir araya gelip sosyalleştiği konusuna dikkat çektiği söylenebilir. Doğada ilkbaharla birlikte hayat bulan çiçekler, açmak için nasıl baharı bekliyorsa aşığın da sevgiliyi öyle beklediği düşüncesinin vurgulandığı söylenebilir.

Sonuç olarak bu ve buna benzer pek çok örneği Gâlib’in “Divan”ında bulmak elbette mümkündür. Bizim amacımız Galib’in divanında baharın ele alınışını beyitler üzerinden şerh ya da tahlil etmek değil baharı karşıladığımız bu aylarda hem Şeyh Gâlib’i bir nebze olsun anabilmek hem de onun sesinden bahara bir merhaba diyebilmektir. Kendi gök kubbemizde hoş seda bırakmış olan tüm divan şairlerimize selam olsun. Sözü merhum Gâlib’den açtık madem onunla bitirelim:

Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen
Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen

Mustafa Erhan AK