HİKÂYELER
HİKÂYELER
avatar
06 Ocak, 2021
104 gösterim

SÜS KÖPEĞİ / İLKER GÜLBAHAR

Kapıyı tıklatanın kim olduğunu merak etmesem, aralık soğuğunda eşofmanımın paçalarına sürtünerek içeriye giremeyecekti. Onu evime alıp besleyen, evimin en iyi yerlerini ona tahsis eden bendim. Hata mı etmiştim? Böyle hassas, böyle derin, böyle ince düşünceli davranmamalı mıydım?
 
Kapıyı ona kendi ellerimle açmıştım. Vestiyerin yanında gözlerini sonuna değin aralamış, beni süzüyordu. Kulaklarındaki puanlı siyah-beyazlık Dalmaçyalı köpekleri andırsa da ince uzun kuyruğundan ve kısa tüylerinden dolayı onu görenler puantere benzetebilirdi. Balköpüğü gözlerinde biçimlenen yakamoz içime yayılıyor, kış ayazının buzlarını çözüyordu. Daha önce iş çıkışlarında Vedat’ın eve geç geldiği ve akşam çayını tek başıma içmek zorunda kaldığım vakitler, pencereden veya balkondan sokak lambalarının ışığını ve gecenin aydınlığını seyrederken görmüştüm onu. Sesine ilk kez o zamanlar şahit olmuştum.
 
Vedat’ın evi terk ettiği, kat komşum Füsun’un beni teselliye geldiği gecenin ertesiydi. İlk kez bu kadar yakındım ona. Çok net bir şekilde onu görüyor ve sesini duyuyordum.
 
Dış kapıyı kapattım, merdiven boşluğunda uğultulu bir gıcırtı yankılandı. Oturma odasına benden önce girmiş, kalorifer peteğine yakın duran koltuğa yayılmış, fuşya kırlenti arkasına almış, sanki çalışmaktan bayılacak hale gelmiş de neresi olsa oraya kıvrılıp uyuyacak bir amele gibi bitkindi. Tüyleri canlı ve parlaktı, gürbüzdü. İyi beslendiği, bedeninin tüm kemik aralarını etle doldurduğu o tombiş görüntüsünden belliydi. Sevimliydi. Acaba, Vedat’la bir yıl süren evliliğimizde bir evlat sahibi olamayışımızdan mı bu denli sevimli geliyordu bana? Çünkü insan, sevgiye muhtaç olduğu kadar sevmeye de ihtiyaç duyuyordu.
 
Arka ayaklarıyla arada bir sırtını kaşıyordu. Saatten odaya yayılan tik takların ardından benimle birlikte nefes alış verişi, hangi odaya gitsem oraya gelişi, dayanılmaz bir albeni veriyordu ona.
 
Koku alması olağanüstüydü. Evin neresinde olursam olayım, nereye saklanırsam saklanayım beni bulması üç beş saniyeyi geçmezdi. Vedat’la aynı evi üç yıl paylaşmamıza rağmen farklı odalarda vakit geçirdiğimizde kokusunu alamazdım.
 
Kafasını sağ omzuna doğru eğerek öyle bir bakışı vardı ki kim olsa bu sevimliliği bağrına basmak isterdi. İnsanın kanını kaynatan sempatik hareketleri, “Benden sana zarar gelmez, senin kulun, köpeğin olurum.” anlamına gelen kuyruğunu sallaması, her hareketimde gözlerimin içine çipil çipil bakışı, aramızdaki yakınlaşmayı, bağı anbean güçlendiriyordu. Ona bu kadar hızlı alışacağımı düşünmemiştim. Çünkü onun varlığı bana, kendimi dinleme fırsatı veriyordu. Oysa Vedat yanımdayken iç sesimi duymam imkânsızdı.
 
İlk gün, iki saat kadar balkonda hasır minderin üzerinde yattı. Üşümüş müydü acaba? Kıyamadım, içeri aldım. Madem benimle yaşayacaktı, iyice yıkamalı ve temizlemeliydim. Benim şampuanımla yıkadım, benim lifimle sabunladım, tüylerini benim tarağımla taradım. Banyodan çıkarken birkaç kez silkelendi; ondan sıçrayan su damlacıkları yüzümü, gözümü ıslattı. Vedat, muziplik olsun diye ıslak ellerini yüzüme doğru silkelese kıyameti koparır, ona ergen tripleri atar, onun gününü rezil ederdim. Vedat’a yaptığım gibi bağırıp çağırmadım. Onu şefkatle kucakladım, kendi havluma sardım, tüylerini kuruladım, odanın sıcak bir köşesine attığım yer minderinin üzerine yatırdım.
 
Karnı aç olabilirdi. Plastik kaba doğradığım ve üzerine süt döktüğüm ekmeği yerken minnetle baktı bana. Çorba pişirmek için bir haftadır buzlukta bekleyen kemikli etten bir avuç içi kadar koydum önüne. Elimi uzatıp okşamak istedim, sağ patisini avucuma bıraktı. Senin dostunum, demekti bu. Birlikte aynı masaya oturmadığımız, tek başımıza tıkındığımız ne de çok öğün vardı Vedat’la.
 
Her gece benden sonra uyuyor, sabah benden önce kalkıyordu. Gece uykum hafiflese onun mırıltılarını duyuyordum. Eve gelirken işe giderken; çarşıda, pazarda kimseyle konuşmadığım ve kendime misafir olduğum her vakit onu düşünüyordum. Zamanla onun bağımlısı olmuştum. Kalabalıklarda bile onu özlüyor, onu arıyordum. Ona besin değeri yüksek mamalar alıyor, en iyi şekilde besliyordum onu. Bu kadar iyi beslenmesine rağmen o, gün gün zayıflıyordu. Hemen her iş dönüşü ıssız parklara, kalabalığın az olduğu sahillere götürüyor, bir istediğini ikiletmiyordum. Evliliğimizin ilk yılında Vedat’la gezdiğimiz yerlerde hiçbir değişiklik yoktu.
 
Benim ona bağlandığım kadar o da bana bağlanmıştı. Artık dışarıya çıkarken de yanıma alıyordum. Yalnızca iş yerimdeyken beraber değildik. Müşteriler korkuyormuş, patronum öyle söyledi. Hoş, onunla ilgilenecek pek fırsatım olmuyordu müşterilerden ama o, arada bir havlıyor, sesini üçüncü kattaki çalışma ofisime kadar duyurabiliyordu.
 
Kaliteli köpek mamalarıyla beslememe ve onunla çok iyi ilgilenmeme rağmen onun zayıfladığını hissediyor ve onun bu durumuna çok üzülüyordum.
 
Vedat’a olan sinirimle koltukta tembel tembel otururken veya yatağa uzandığımda Vedat’ın hayaline söylenirken süs köpeğim, sol kolumun altına sokulur; kendisini sevdirmenin yolarını arar; elimi, yüzümü yalar, bin bir türlü şaklabanlıklar yapardı.
 
Zayıflıyor olmasına rağmen eve alışmışlığından olsa gerek artık yatağa sığamaz olmuştuk. Evin içinde de sakarlıkları çıkmaya başlamıştı. Makyaj masamdaki çok sevdiğim hasır mücevherliğimi kuyruğuyla düşürmüş, sonra üzerine oturmuş, onu kullanılamaz hale getirmişti. Vedat’ın imrenerek baktığı nostaljik dağ evi biblosunu kırdığında ona kızmak istemiştim ama kızamadım. İyi de etmişti o bibloyu kırmakla. Nefret ediyordum çünkü Vedat’ın levanten zihniyetle evimize doldurduğu ıvır zıvır süs eşyalarından. Bu da bir süs köpeğiydi ama köpeğimde züppe tavırlar yoktu Vedat’taki gibi.
 
Son zamanlarda kucağıma alıp sevemez olmuştum, bir deri bir kemik kalmıştı. Kemikleri, neredeyse “Ah şu yalnızlık, nereye dönsen kemik gibi batar.” dizelerindeki derinliğin ruhumu incitmesi gibi nereme değse acıtıyordu. Dizlerime dokunduğunda patisi bile rahatsız ediyordu. Bedenen zayıflarken ruhen tüm evi doldurmasına bir anlam veremiyordum. Onun bir süs köpeği olduğuna bin şahit gerekti. Ayrıca iyice de tembelleşmiş ve ağırlaşmıştı.
 
Füsun’dan pek hoşlanmıyordu. Benim en yakın arkadaşım, can dostumdu oysa Füsun. Çünkü tüm sırlarımı, sıkıntılarımı, hüzünlerimi, sevinçlerimi onunla paylaşıyordum. Füsun geldiğinde o balkona çıkar, Füsun evden gidinceye kadar da orada dururdu. Arada bir camdan bizi gözetlediğini görürdüm Dış kapının sesini duyar duymaz oturma odasına damlar, ayaklarıma sürtünür, başını okşamam için yalvarır gibi bakardı. Sonra bütün odaları bir bir gezer, uzun uzun ve olanca gücüyle havlardı. “Süs” köpeğimin “ses”inden kulak zarımın yırtılacağı zannına kapılırdım.
 
Bazı geceler sesi kısılıncaya kadar havlardı. “Sus” demekten yorulurdum. Onun sesinden uyuyamaz, sabahları uykulu ve şişmiş gözlerle işimin yolunu tutardım. Allah’tan Füsun’un geceleri beni ziyarete gelişleri vardı da arada bir rahat nefes alabiliyordum.
 
Bir gün bütün “ses” kesildi evimde. Füsun’la birlikte her odanın dört bir köşesini aradık. Bütün ihtimalleri düşündük. Bizimle oyun oynamak istiyor olabilirdi. Hatta bir ara, çok zayıfladığı için bir köşede ölmüş olabileceği bile geldi aklımıza. Hiçbir yerde bulamadık. Mutfak tezgâhının yanındaki boşlukta, balkondaki dolabın altında, kanepenin arkasında, yatağımın başucunda. Hiçbir yerde…
 
İkinci kat komşum, bir Köroğlu bir Ayvaz yaşama tutunmaya çalışan Avni dedenin kalp krizine yenik düşüp Zehra nineyi yalnız bıraktığı ve Almanya’da yaşayan tek oğlunun gelip tüm taziyecileri gönderdikten sonra Almanya’ya dönüşüyle birlikte bütün ses kesildi evimde. “Süs” köpeğim “sus”muştu.
 
Epey zaman görmedim onu. Yine işe geç kaldığım günlerden bir gün apartmanın merdivenlerini alelacele inerken Zehra ninenin kapısının önünde rastladım ona. Şaşırdım. Belli ki onun kapısını çalmıştı bu kez de. Biraz toplanmış, kilo almıştı. Beni görünce kaşlarını çatarak baktı. Sanki düşmanı olmuştum. Ona yaklaşmaya çalışsam, ellerimi ona doğru uzatmaya yeltensem bana ön dişlerini gösterirdi, ihtimal ki beni ısırırdı. Kızgındı, belki de nefret ediyordu benden. O an, beni Füsun’la paylaşmak istemediği için terk ettiğini anladım. Çünkü o, yalnız yaşayan insanların “süs”üydü. “Süs” demek, “ses” demekti.
 
Ağır gıcırtılarla aralandı Zehra ninenin kapısı. Ölene dek yalnız başına yaşayacak olan, duvardaki saatin saniye seslerini dinlemeye tek oğlu tarafından mahkûm edilmiş, belki günlerce haftalarca insan sesine hasret kalacak ve dört duvar arasına sıkışmış yalnız insanlar listesine eklenen Zehra ninenin gülhatmi desenli entarisine sürtünerek; "süs" köpeğimin, hayır, “ses”sizliğin süzüldüğünü gördüm.
 
Kim bilir, belki de bütün suç bendeydi. Kendimde hataların olduğunu bildiğim halde Vedat’ın beni terk etmesini kabullenemeyişim ve bütün suçu ona yüklediğim gibi Zehra nine de yaşamının sonuna kadar, kendisini bu dünyanın sessizliğiyle baş başa bırakan Avni dedeyi suçlayacak ve bu suçlamanın kendisindeki psikolojik yıkımlarını yalnızca “süs” köpeğiyle paylaşacaktı.
 
İlker GÜLBAHAR